Kim Jong-un ve Donald Trump'ın tehdit oyunları

Kuzey Kore krizi tüm dünyayı meşgul ediyor. Yıllardır içine kapanmış, dış dünya ile ilişkilerini neredeyse asgari düzeye indirmiş ve halkını tam bir yokluk içinde yaşamaya alıştırmış, katı diktatörlük rejimiyle yönetilen küçük bir ülke, dünyanın en önemli askeri gücüne sahip ABD'ye kafa tutuyor. İlk bakışta orantısız bir gerginlik gibi görünse de, işin içine nükleer silahlar girince durum farklı oluyor.

Haberin Devamı

Kuzey Kore ile ABD arasında yaşanan gerginliğe bakıldığında akla bu iki ülkenin sanki ezelden beri birbirine düşman olduğu düşüncesi geliyor. Böyle bir düşünce Uzakdoğu halkları arasındaki tarihi uyuşmazlıkları göz ardı etmek anlamına gelir. Doğu Asya'daki temel çatışma dinamiğini Japonya ile Çin ve Kore arasındaki husumet oluşturur.

Tarih boyunca, coğrafyanın da bir gereği olarak, Kore yarımadası üzerinde devletleşme çabaları içindeki Kore kabileleri kıtanın en güçlü devlet yapısı olan Çin ile uyumlu bir davranış kalıbı izlemiştir. Kore kabileleri arasında yarımadanın Kuzey ve Güney'inde farklı yerleşim ve yönetimler oluşsa da, yedinci yüzyıldan itibaren Kore'lilerin birleşik tek ulus haline geldikleri, kendi kültürlerini oluşturdukları görülür. İdari yapılanma modelini ise Çin örneğine yakın şekilde benimsemişlerdir.

Dokuzuncu yüzyılın sonlarında yeniden bir ayrışma yaşayan Kore halkı, kısa sürede siyasi birliğini tekrar sağlayarak ondördüncü yüzyılın sonuna dek bütünlüğünü korumuştur. Sonraki beşyüz yıl Japonya'nın güçlenmesiyle orantılı biçimde, yaşanan savaşlarla birlikte Kore'nin zayıflamasına yol açmıştır.

Japonya'nın 1895'te Çin'i, 1905'te ise Rusya'yı yenilgiye uğratması 1910 yılından itibaren Kore'yi de Japonya'nın sömürgesi haline getirmiştir.

II. Dünya Savaşı sonunda tüm dünyada yaratılan çift kutupluluğun Kore'ye yansıması 38. paralelde yarımadanın Sovyetler Birliği'ne yakın komünist Kuzey ile ABD'ye yakın Güney olarak ikiye bölünmesi şeklinde olmuştur. Dolayısıyla, geleneksel Kuzey-Güney ayrışmasının üzerine tarihi Japonya husumeti ile birlikte, II. Dünya Savaşı'ndan itibaren Kuzey Kore-ABD husumeti de eklenmiştir.

1950-1953 yılları arasında yaşanan Kore savaşı Türkiye'de iyi bilinir. Bu savaşın sonundan itibaren Kuzey Kore ile Güney Kore belki de bir daha birleşebilmeleri oldukça güçleşen şekilde farklı rejimlere, farklı dünya görüşlerine ve farklı ideolojilere sahip iki ülke haline gelmişlerdir.

Otoriter ve totaliter rejimlerin kendi halklarının birlik ve beraberliğini sağlamak için dış düşman yaratma yöntemine başvurduklarını tarih sık aralıklarla göstermiştir. Bugün de gösteriyor. Bu örneklerden biri olan Kuzey Kore, güvenliğini garanti altına almanın ve tehdide karşı dik durmanın yöntemini de nükleer güç edinmede arıyor. Güvenlik askeri güç dengesi üzerinden kurguladığında bu yaklaşımın sonuç verebileceği sanılıyor.

Kuzey Kore 1993 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması'ndan çekildiğini açıklamış, daha sonra bu kararından vaz geçmişti. 1994 yılında ABD, nükleer silahlanma programını dondurması karşılığında uluslararası yardımla Kuzey Kore'de elektrik üretmek üzere iki nükleer santral kurulması maksadıyla bu ülke ile bir anlaşma dahi imzalamıştı. Ancak Kuzey Kore bir yandan nükleer silah üretebilme yeteneğini geliştirmeye devam etti, bir yandan da balistik füze üretme ve kullanma programını uygulamaya başladı. 1998 yılında Japonya'yı vurabilme yeteneği kazanan Kuzey Kore, 2003 yılında da Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması'ndan bu defa kesin olarak ayrıldı.

Bugün karşı karşıya olduğumuz "Kuzey Kore sorunu" bu ülkenin hem uzun menzilli, kıtalararası balistik füze üretip kullanabilme, hem küçültülmüş ve bu füzelere yerleştirilebilecek nitelikte nükleer silah üretebilme kapasitesine sahip olma sorunudur. Siyasi gözlemciler, Kuzey Kore ile ABD arasında yaşanan söz düellosunun bu iki ülke arasında bir nükleer savaş çıkmasına kadar varmayacağını, zira böyle bir savaşın tüm dünya için yıkım olacağını belirtiyorlar.

Aklıselim ile düşünüldüğünde, bugünün koşullarında nükleer silahların kullanıldığı bir savaşın tüm insanlık için ne büyük riskler taşıdığı ve böyle bir savaşın tüm taraflarının kaybeden olacağı görülür. Ancak, her iki ülkenin de başında aklıselim sahibi liderlerin bulunduğuna kimse inanmıyor. Kim Jong-un kendi halkını ABD'nin Kuzey Kore'yi imha etmek için planlar yaptığına inandırma çabası içindedir. Donald Trump ise artık "ne düşündüğü ve ne yapacağı belli olmayan başkan" olarak tanınıyor. Dolayısıyla, bir çatışmanın ve bunun bir nükleer savaşa tırmanması riskinin tamamen sıfır düzeyinde olduğunu ileri sürmek pek kolay değil.

Uluslararası gözlemciler Kuzey Kore'nin mevcut uygulamalarını  ABD gözünde meşru bir nükleer güç olarak tanınana kadar sürdüreceği görüşündeler. O safhaya kadar diplomatik çözümün devreye girmeyeceği ve gerginliğin karşılıklı söz düellosu ve tehditlerle süreceği anlaşılıyor.

Yazık ki, tüm dünya üzerinde bu anlayışta olan liderler arttıkça diplomasi de işlevini kaybediyor. Ne olursa olsun, uluslararası güvenliğin en önemli güvencesinin silahlanma, gerginlik yaratma, askeri güç kullanma ya da kullanacağı tehdidinde bulunma yerine diplomasiden geçtiğini bir kez daha hatırlamak gerekiyor.

Yazarın Tüm Yazıları