ABD Maduro'yu devirdi: Uluslararası hukuk bitti mi?

ABD tarafından alıkonan Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, New York’ta çıkarıldığı mahkemede hâlâ ülkesinin meşru lideri olduğunu ve “kaçırıldığını” beyan etti. 63 yaşındaki siyasetçi, makamını kötüye kullandığı ve uyuşturucu ticaretini teşvik ettiği yönündeki suçlamaları reddetti. Avrupalı yorumcular, ABD’nin eyleminin meşruiyetini tartışıyor.

Tüm alıntıları göster/kapat
Observador (PT) /

Bedeli ağır bir yanılsama

Observador, uluslararası hukuk hiçbir zaman barışın garantörü olmadı, diyor:

“Büyük güçler arasındaki barışı 80 yıldır gerçekten ayakta tutan unsur ‘uluslararası hukuk’ ya da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu değil, nükleer denge olmuştu. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle bu sürecin miadını doldurduğuna, onun yerine liberal, demokratik ve barışçıl eğilimli ‘yeni bir uluslararası düzenin’ kurulacağına inanılsa da, bunun bir yanılsama olduğu kısa sürede ortaya çıktı - pek çoklarının uğruna ağır bedeller ödediği bir yanılsama.”

Denník N (SK) /

Güçlü bir savunma olmayınca kıymeti kalmıyor

Denník N, Avrupa’nın daha cesur davranması gerektiğine inanıyor:

“Avrupa’nın Venezuela’dan çıkaracağı en önemli ders, uluslararası hukukun ancak cebren uygulandığında ağırlığı olduğu yönündeki basit ama rahatsız edici gerçektir. Sağlam bir savunma olmadan ve Ukrayna’yı desteklemek amacıyla dondurulmuş Rus varlıklarını kullanmak ya da Rus petrolü taşıyan gemilere karşı harekete geçmek gibi cesur kararlar alma iradesi gösterilmeden, uluslararası gerilimlerin ve büyük güç çatışmasının arttığı bir dönemde hukuk normlarına başvurmak, güvenlik kaynağından ziyade bir zayıflık kaynağına dönüşecektir.”

eldiario.es (ES) /

Latin Amerika'nın kolektif hafızası alarm veriyor

Sosyolog Manuel de la Fuente, eldiario.es’te Kolombiya, Meksika ve Brezilya’ya dair endişelerini dile getiriyor:

“Birkaç nesil Latin Amerikalılar, ABD’nin 20. yüzyılın ikinci yarısındaki askeri müdahalelerini hatırlıyorlar. … Bu süreçte çok sayıda ülke kana bulanmış ve Washington’ın çıkarlarına boyun eğen diktatörlükler kurulmuştu. … ABD askeri üstünlüğüne böylesine aşırı bir şekilde ilk kez güvenmiyor; ancak bu üstünlük, sürdürülebilir bir planı hemen ertesi gün hayata geçirmeye yaramıyor. … Venezuela’ya yapılan saldırı cezasız kalırsa, Trump neden Kolombiya, Meksika veya Brezilya’ya da saldırmasın? … Önümüzdeki hafta ve aylardaki gelişmeler, kıtanın geri kalanının vereceği tepkiye bağlı olacak.”

+Portal (SI) /

Mevzubahis artık yalnızca en güçlülerin çıkarları

Eski diplomat Božo Cerar, +Portal’da yeni bir uluslararası düzenin emarelerine dikkat çekiyor:

“ABD’nin yaptıkları, uluslararası hukukun özellikle de en güçlülerin çıkarlarıyla örtüştüğü takdirde geçerli olduğu yeni bir uluslararası düzenin şekillendiğine dair endişeleri doğrular nitelikte. BM ve BM Antlaşması gözden düşerken, güç mantığı ile nüfuz alanlarının kıymeti artıyor. Bu da ABD’nin Batı Yarımküre’yi açıkça kendi nüfuz alanı olarak tanımladığı yeni güvenlik stratejisiyle teyit ediliyor. Yaşadıklarımız, 19. yüzyıldan kalma Monroe Doktrini’nin güncellenmiş bir versiyonuna tekabül ediyor ve liberal enternasyonalizmden açık bir kopuş anlamına geliyor.”

Postimees (EE) /

Kalpleri ve zihinleri kazanma kavgası sürecek

Postimees’in değerlendirmesi şöyle:

“Dünyanın en güçlü ordusu belki her tiranı yener. Ancak insanların ‘kalpleri ve zihinleri’ uğruna verilen kavga yıllar sürer. ABD’liler kendilerine, kültürel hususiyetleri dikkate alıp alamayacaklarını sorsunlar. Marshall Planı sonrası Avrupa’da olduğu gibi, insanların yaşam koşullarını hızla iyileştirebilecek vaziyetteler mi? Ağırlık noktası hızla serbest seçimlerin yapılması mı yoksa odak daha ziyade petrol üretimine mi kaydı? Son olarak, demokratik devletler arasında kurulan ittifaklar devam ettiği ve Estonya da dahil olmak üzere bizler demokrasi sayesinde kendi ülkelerimizde işleri yoluna koyduğumuz sürece, bir tiranın devrilmesi dünyayı daha kötü bir yer yapmaz.”

Habertürk (TR) /

Meşruiyet kaygısı kalmadı

Habertürk, Trump'ın hayalindeki dünyanın bu operasyonla şekillenmeye başladığı uyarısında bulunuyor:

“Bu işgalin, giderek daha fazla dile getirilmeye başlanan 'yeni düzen'in ayak seslerinden öte, son derece büyük bir hamlesi olduğunu söylemek mümkün. Uluslararası meşruiyet kaygısı yok. Ne operasyonun kendisi için, ne de Maduro’nun yargılanması için böyle bir arayış söz konusu değil. … Geçtiğimiz yılın sonunda Trump imzasıyla yayınlanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde, ABD’nin Batı Yarımküre’ye olan ilgisinin önceliğine dikkat çekilmişti. … Batı Yarımküre tercihinin ilk somut adımı, Venezuela üzerinden gerçekleşti.”

La Stampa (IT) /

Washington itaatkâr bir kukla istiyor

La Stampa köşe yazarı Alan Friedman, Trump’ın tek derdinin petrol, güç ve para olduğu yorumunu yapıyor:

“Maduro’nun Trump tarafından ‘kaçırılmasına’ AB’nin verdiği tepki şimdilik zayıf kaldı. Belki de Avrupalılar, Trump’ın Karakas’taki rejimi demokratik yollarla seçilmiş bir başkanla değiştirmek istediğini sanıyordu. Bu belki bir gün olabilir; ancak tıpkı vaktiyle Zelenskiy’ye yapıldığı gibi şimdi de Maria Machado’ya elinde doğru kartların olmadığı açıkça söylendi. Trump ve Rubio, Delcy Rodríguez ile bir kukla satın aldıklarını inanıyor. Birleşik Devletler’in petrol imtiyazlarını yeniden müzakere etmesi ve Venezuela’ya ait varlıkların bir kısmını talep etmesi Washington’da gayet doğal karşılanıyor.”

eldiario.es (ES) /

Sömürgeci kalıplarla hareket ediliyor

Gazeteci ve sosyal demokrat politikacı Irene Lozano, eldiario.es’te Trump’ın planlarını eleştiriyor:

“Operasyonun nedeni, Venezuela’nın petrolü ve yeraltı kaynakları. Trump sömürgeci kalıpları tekrarlıyor: Hiç utanmadan, kendi çıkarlarını güvence altına almak için egemen bir ülkeyi kontrol etmek istiyor. ... Putin de emperyal niyetlerle, kaynaklarını sömürmek üzere başka yerlerde Rusya yanlısı hükümetleri iş başına getiriyor. ... Venezuelalılar Maduro’dan kurtuldu ancak ufukta demokrasi görünmüyor. Ve dünya ağır bir bedel ödüyor: Uluslararası hukuk, BM, OAS [Amerikan Devletleri Örgütü] ve çok taraflılık zayıflarken, savaş kültürü güçleniyor.”

Le Monde (FR) /

Yalnızca Venezuelalılar karar verebilir

Uluslararası hukuk avukatı Clara Gérard-Rodriguez, Le Monde’da şu çağrıda bulunuyor:

“Uluslararası hukuk düzeninde hiçbir şey, ABD’ye bir devlet başkanını yakalamak amacıyla başka bir devletin topraklarına müdahale etme izni vermez. Nicolas Maduro’nun iktidarının meşruiyeti ya da işlemiş olabileceği suçlar bir yana, kendi geleceğine ilişkin -demokratik süreçler ve yargı organları yoluyla- karar verme yetkisi yalnızca Venezuela halkına aittir. … İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından doğan uluslararası düzeni ancak uluslararası hukukun sıkı biçimde uygulanması ve buna yönelik ihlallerin -faili ya da gerekçesi ne olursa olsun- cezalandırılması kurtarabilir.”

Die Welt (DE) /

Milyonlar için yeni bir umut

Latin Amerika muhabiri Tobias Käufer, Die Welt’te gelişmeyi alkışlıyor:

“Maduro, son on yılda dünya genelinde yaşanan en büyük göç hareketlerinden birinin başlıca nedenlerindendi. Onu devre dışı bırakmak ve mahkeme önüne çıkarmak, esasında BM’nin ve Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin göreviydi. Ancak onlar başarısız oldu. Donald Trump ise şimdi fiili bir durum yarattı. Ve böylece, milyonlarca Venezuelalı ailede yeni bir umut filizlenmiş oldu. Bu umudun Venezuela’da yeni bir başlangıçla taçlanıp taçlanmayacağını zaman gösterecek. Yine de artık bunun için küçük de olsa bir ihtimal mevcut. Ve bu, son 13 yıl boyunca yapılan diğer tüm girişimlerin başardığından daha fazlası.”

Seznam Zprávy (CZ) /

Avrupa kendine dönmeli

Avrupa kendine nasıl dersler çıkarmalı, diye soruyor Seznam Zprávy:

“Avrupa, yeni jeopolitik nüfuz alanları paylaşımının bir hakikat olduğunu ve ABD ile ittifakın geçmişte kaldığını görmeli. Buna verilecek yanıt ise uluslarüstü Avrupa işbirliğinin derinleştirilmesi olmalı. Birincisi, güvenlik ve silahlanma politikası daha sıkı koordine edilmeli. Ve ikincisi, Avrupa açısından kritik olan nüfuz bölgelerine, özellikle de doğu sınırlarına odaklanılmalı. Hiç değilse kâğıt üzerinde normların ve kuralların geçerli olduğu dünya düzeni, yerini güçlünün hukukunun geçerli olduğu bir düzene bırakıyor. Dolayısıyla tek yol daha güçlü olmaktan geçiyor ve bu da Avrupa devletleri için ancak karşılıklı işbirliği ve savunma sayesinde mümkün gözüküyor.”