İran: Batı nasıl davranmalı?
İran'da durum giderek kritik bir hale bürünüyor. Rejim, aralık sonundan bu yana devam eden protestolara artan bir şekilde ölümcül şiddet ve kitlesel tutuklamalarla karşılık veriyor. İnternet günlerdir engellenmiş durumda, dolayısıyla haber akışı da belirsizliğini koruyor. Avrupa başkentlerinde Tahran'a yönelik söylemler sertleşirken, ABD Başkanı Trump açıkça askeri müdahale tehdidinde bulundu.
Halk elitlerden bıktı
Yetkin Report, ekonomik kriz protestoları tetikleyen unsur olabilir, ancak göstericilerin ana motivasyonu çok daha karmaşık, diyor:
“Mesele yalnızca hayat pahalılığı değil. Kadınların kamusal hayattan dışlanması, dünyaya açık bir genç kuşağın kapalı bir siyasal düzene mahkûm edilmesi, ifade özgürlüğünün sistematik biçimde kısıtlanması ve siyasetin dar bir dinî–bürokratik elitin tekelinde kalması, rejim ile toplum arasındaki mesafeyi her yıl biraz daha açtı. Asıl fay hattı Washington ile Tahran arasında değil; Tahran ile kendi gençleri, kadınları ve kentli orta sınıfı arasındadır.”
Şahın oğlu büyük rol oynayabilir
Rzeczpospolita, rejimin esas endişesi Washington'ın tehditleri olmayabilir, diyor:
“Trump, gösterilerin bastırılması halinde İran'a karşı harekete geçeceğini üç defa tekrarladı. ... Yine de Tahran'daki iktidar sahiplerini korkutan Trump'tan ziyade, son İran şahının oğlu Rıza Pehlevi'nin ‘sokağa çıkma’ çağrısı oldu. Bu çağrının ardından 8 ve 9 Ocak'ta ülke çapında en büyük protesto dalgası yaşandı. Bunun Pehlevi'nin çağrısının doğrudan bir sonucu mu yoksa sokak protestolarının hızlı artışıyla tesadüfen aynı ana denk gelmesi mi olduğu belirsiz. Fakat İranlıların bir kısmının onu isyanın doğal lideri olarak görmesi ihtimali de göz ardı edilemez.”
Devrim Muhafızları terör listesine alınmalı
Der Spiegel, AB'den İran Devrim Muhafızları'na karşı kararlı bir tutum sergilemesini talep ediyor:
“Devrim Muhafızları silahlı kuvvetlerin büyük bir bölümünü ve füze programını kontrol ediyor, ayrıca siyaset ve ekonomi üzerinde de büyük etkiye sahip. Terör örgütü olarak listelenmesi, geniş kapsamlı sonuçlar doğuracaktır. Böylece varlıkları dondurulabilir ve bireylerin AB'ye girişi yasaklanabilir, ayrıca cezai kovuşturma da daha kolay hale gelir. Böyle bir kararın sembolik değeri de büyük olur: Terör listesi oluşturulduğundan bu yana, hiçbir devletin düzenli silahlı kuvvetleri bu listeye alınmadı. Artık bunun değişme vakti geldi.”
Baskı ve enformasyonla yardım etmeliyiz
The Times, Batı ve özellikle Büyük Britanya'nın isyanı nasıl destekleyebileceğini şöyle açıklıyor:
“Birleşik Krallık'ta Devrim Muhafızları'nı yasaklamalı, insan haklarını ihlal eden İranlılara yönelik yaptırımları genişletmeli ve onları Uluslararası Ceza Mahkemesi önüne çıkarmak için davalar açmalıyız. Ayrıca, rejimin yolsuzlukları ve servet hırsızlığı hakkındaki gerçekleri -örneğin ülkeden altın çıkarılması gibi- kamuoyuna duyurarak ve siber operasyonlar yardımıyla bu tür diğer suçları ifşa ederek rejimin istikrarsızlığını daha da artırmalıyız. ABD'nin Starlink'e erişimi genişlettiği gibi, biz de acilen BBC World'ün Farsça servisini büyütmeliyiz.”
Devrim Muhafızları yönetimi ele geçirebilir
Corriere della Sera, dini lider Ali Hamaney devrilebilecek olsa da Devrim Muhafızları’nın ne zamandır iktidarı devralmaya hazırlandığından endişe ediyor:
“Ezelden beri en önemli kalkan, donanması, füze birimleri ve istihbarat servisleriyle paralel bir ‘ordu’ kuran Devrim Muhafızları. İyi silahlanmış ve geniş bir mevcudiyet ile önemli kaynaklara sahip olan bu yapı, ekonomi sektörüyle olan bağlantıları sayesinde kendi güç merkezini inşa etmiş durumda. Kimi gözlemciler, bir gün resmen din adamlarının yerini almaları ihtimalini göz ardı etmiyor. Çünkü başka bir bakış açısına göre de Ayetullahları ‘rehin tutanlar’ asıl onlar.”
Jeopolitik durum egemenlerin aleyhine
Observador, önceki tüm protesto hareketleri bir baskı dalgasıyla sona erse de bu kez durumun farklı gelişebileceğini yazıyor:
“Şii devrimiyle yoksullaşan bir ülkede sıkça görülen ve genellikle yine ekonomik ve mali krizlerin tetiklediği önceki olayların aksine, İran bugün kısa süre öncesine göre daha vahim bir durumda bulunuyor. Şii baskı imparatorluğu domino taşları gibi çöktü. Hizbullah ve Hamas’ın İsrail güçleri tarafından başsız bırakılması, Suriye’de Beşar Esad’ın devrilmesi, İsrail ve ABD’nin İslam Cumhuriyeti’nin hava savunma sistemlerine ve nükleer programına yönelik cezasız kalan saldırıları - tüm bunlar, Ortadoğu’da jeopolitik dengelerin rejimlerin kaderini ve iç siyaseti belirleme eğilimini ortaya koyuyor.”
Halk bölünmüş, gidişat belirsiz
France Inter köşe yazarı Pierre Haski, protestolarda ortak bir çizgi bulunmadığı ve sonucun belirsizliğini koruduğu değerlendirmesini yapıyor:
“İranlılar, başarısızlıklar ve kan dökülmesi nedeniyle dışarıdan müdahale umanlar ile müdahaleye şiddetle karşı çıkarak bunun rejimin işine yarayacağına inananlar arasında bölünmüş durumda - parçalanmış bir muhalefet tablosu söz konusu. Ancak Trump’ın Venezuela’da demokrasi uğruna hareket etmediği, aksine başsız kalan rejimi dahi iktidarda bıraktığı gerçeği de var ki bu, daha fazlasını umanları hayal kırıklığına uğratıyor. Tüm bu nedenlerden ötürü İran protestolarının nereye varacağı hâlâ belirsiz. Tartışılmaz tek konu, kendisini saran duvarları -bir gün çökene dek- bıkmadan usanmadan yıkmaya çalışan halkın cesareti.”
Tahran'ın rota değişikliğine ihtiyacı var
Público, Tahran’da rejimin devrilmesinin de sivil halk için büyük tehlikeler yaratacağını yazıyor:
“Ortadoğu’nun yakın tarihi, otoriter rejimlerin aniden çökmesinin kaosa, mezhepçi şiddete ve uzun iç savaşlara zemin hazırlayabileceğini gösteriyor - üstelik bu, pek çok İranlı için en az yöneticilerine duydukları nefret kadar korkunç bir senaryo. ... En pragmatik -ve belki de tek uygulanabilir- seçenek, Tahran’ın rota değişikliğine ihtiyacı olduğunu fark etmesi. Nükleer program üzerine ciddi müzakerelerin yeniden başlaması, yaptırımların gevşetilmesi arayışına girilmesi ve halkın taleplerini karşılamak adına ekonomik ve toplumsal özgürlük alanlarının yaratılması, teslimiyet değil hayatta kalma emareleri sayılır.”
Acımasızlık kazanıyor
Askeri uzman Sergey Auslender, Echo tarafından alıntılanan bir Telegram gönderisinde dış destek gelmezse ayaklanmanın başarısızlığa mahkûm olacağını belirtiyor:
“[Protestocuların safında] lider bir örgüt, silah ya da iktidardan kopmuş kesimler yok. Rejim şimdiye değin görece bir istikrar sergiledi: Aygıtı iyi gelişmiş, silahlı ve acımasız. Silahlı ve kısmen eğitimli on kişi yüz kişiyle, yüz kişi on bin kişiyle baş edebilir - bu da böyle sürer gider. Dışarıdan bir itici güç gelmezse (ki Trump yardım sözü vermişti), protesto çabucak sönümlenecektir. Dibinizde sürekli birileri öldürülüp yaralanırken ve zafer umudunuz da yokken, yerini kayıtsızlığa bırakacak bir çaresizlik baş gösterir - insanlar da dönüp evlerine gider.”
Dış baskı gerçek bir faktör
Der Standard’a göre İran rejimi köşeye sıkışmış durumda:
“Tehlike bu kez iki taraftan, dışarıdan ve içeriden geliyor: Bir yanda ‘Kahrolsun diktatör!’ sloganları atan ve bazıları şiddete meyilli göstericiler, diğer yanda ise Haziran 2025’teki 12 Gün Savaşı’ndan sonra artık kulağa gerçek dışı gelmeyen ABD ve İsrail kaynaklı tehditler. ... ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Farsça X hesabı da dahil olmak üzere şu mesajı yaymaktan yorulmuyor: Artık herkes biliyor ki Donald Trump bir şey yapacağını söylüyorsa, yapar. ABD Başkanı, rejimin kendilerine şiddet uygulaması halinde göstericilerin ‘yardımına gelmeye’ hazır.”
Değişim içeriden gerçekleşmeli
Sosyolog Azadeh Kian, Le Monde’da İranlıların kaderlerini kendi ellerine almaları gerektiğini savunuyor:
“Maduro’nun kaçırılmasının ardından Trump’ın yinelediği askeri müdahale tehditleri, tıpkı Mossad ve Binyamin Netanyahu tarafından halka yönelik yapılan dayanışma açıklamaları gibi nihayetinde yalnızca İslamcı rejimin işine yarıyor: Böylece tüm muhalifleri ABD ve İsrail ajanı olmakla suçlayabiliyorlar. ... Rejimi değiştirmek bizzat İranlıların elinde. Bu da ancak toplumsal hareketlerin süreklilik kazanması ve farklı sosyal, etnik ve dini grupların birlikte mücadele etmesiyle mümkün olur ve İran halkları rejimin boyunduruğundan ancak bu sayede kurtulur.”
Strateji ve koordinasyon eksikliği var
Bu iş böyle olmaz, diye yazıyor El País:
“Bazı yorumcular, tıpkı bir futbol maçındaki gibi protestolara tezahürat yapıyor. ... Yeni protesto dalgası, İslam Cumhuriyeti’nin çöküşünü arzulayanlarda beklentiler uyandırıyor. Ancak İranlıların omuzlarına orantısız bir yük bindirilmemeli. ... Net bir liderlik, iyi örgütlenmiş bir hareket ya da gerçek güç merkezine -yaşlı Ayetullahlar yerine Devrim Muhafızları generallerine- meydan okuyan bir strateji olmazsa, protestolar yalnızca Mesud Pezeşkiyan hükümetini zayıflatır. O da zaten sistem tarafından kısıtlanmış durumda ve vadedilen reformları hayata geçiremiyor. Bunun sonucunda da sertlik yanlıları güçleniyor.”
Herkesi kapsayan organize bir protesto
İranlı siyaset bilimci Hamid Enayat, L’Obs’da konuk yazar olarak kaleme aldığı makalesinde önceki protesto dalgalarıyla olan belirgin farklara dikkat çekiyor:
“Önceki ayaklanmaların aksine bu çok daha organize. Direniş grupları, çarşılardan üniversitelere ve taşra kentlerine kadar çok farklı çevrelerde hareketin ivmesini sürdürmeyi başardı. Ayrıca geçmişin aksine, Fransız siyasetçiler ve devletler isyanın başlamasından hemen bir gün sonra rejimin baskısını açıkça kınadı. Uluslararası tazyikler, rejimin baskı kapasitesini şüphesiz kısıtlıyor.”
Kendi çıkarımız için desteklemeliyiz
Svenska Dagbladet, rejim düşerse bundan Avrupa’nın da fayda sağlayacağını belirtiyor:
“Teokratik rejim bizi de tehdit ediyor. İfade özgürlüğümüz ve özellikle İslam’ı eleştirme özgürlüğü, 1989 yılında yazar Salman Rüşdi’ye karşı verilen fetvadan bu yana artık aynı değil. Ve son zamanlarda İran, İsveç’teki sürgün İranlılara ve İsrail hedeflerine karşı çete liderleri tarafından saldırılar düzenlenmesi talimatı verdi. Bu da otoriter yöneticileri kendi halklarından korumaya çalışan diktatörlükler arasında giderek küreselleşen işbirliğinde İran’ın nasıl öncü bir rol oynadığının pek çok örneğinden yalnızca bir tanesi. Bu nedenle, demokrasilerin insanların özgürlük arayışını desteklemekte bariz bir çıkarı var - İran’da da.”
Ayetullahlar gerilmekte haklılar
Taz, çarşılardaki grevlerin rejimi ciddi baskı altına soktuğunu yazıyor:
“Çünkü tarihsel olarak bu bir uyarı sinyali: 1891 Tütün Hareketi’nden 1979 Devrimi’ne kadar çarşı, her daim siyasi dönüşümlerin katalizörü oldu. Rejim, buna karşı kendini sağlama almak için ruhsatlar ve makamlarla çarşıları kendine bağlamaya çalıştı. O zamandan bu yana da çarşı, istisnalar hariç sistemin muhafazakâr payandası sayılıyordu. Başkaları protestodayken o susmuştu. Şimdi çarşı da greve gidiyorsa, sistemin meşruiyeti sorgulanıyor demektir.”
Devrim ihtimali henüz yok
Polityka, rejimin devrilmesi umutlarını zayıflatıyor:
“Mevcut huzursuzluklar, 2009’daki ya da daha sonrakilerin boyutuna ulaşmış değil. ... Ortaya çıkmış herhangi bir lider yok. Son olarak, bir devrim için gereken üçüncü unsur da eksik: En azından şu ana kadar rejimde hiçbir ‘çatlak’ görülmüyor. ... Geçtiğimiz yüzyıllarda çarşı ayaklanmaları pek çok kez İran’ın ve eski adıyla Pers İmparatorluğu’nun kaderini belirlemişti. Ancak sadece büyük işletmelerde ve fabrikalarda, özellikle de rejimin mali istikrarının bağlı olduğu petrol sektöründe isyanları beraberinde getirdiklerinde. Bugün itibarıyla henüz böyle bir tablo ortaya çıkmış değil.”
Su kalmadı, terör ve nükleer program verelim
Phileleftheros, protestoların arka planını şöyle açıklıyor:
“İnanılmaz doğal zenginliklere ve başka kıymetlere sahip bir ülkede yaşayıp köklü tarihi bulunan gururlu bir halk, nükleer programlara, balistik füzelere ve terör örgütlerinin finansmanına devasa meblağlar harcayan bir rejim altında neredeyse susuz yaşıyor ve yoksullaşıyor. … Kısa süre önce İranlılar, devletin su tedarik edemeyecek durumda olması nedeniyle on milyon -banliyölerle birlikte on beş milyon- nüfuslu Tahran’ın ‘taşınmak’ zorunda kalabileceğini öğrendiler. Çünkü dikkatler ve kaynaklar başka yöne çevrilmişti: silahlanmaya ve İsrail’in yok edileceği söylemlerine.”