AB zirvesi: Avrupa ekonomisinin neye ihtiyacı var?
Belçika’daki Alden Biesen Şatosu’nda bu perşembe düzenlenen gayriresmi AB zirvesinde, Avrupa’nın ekonomik kalkınması için doğru rota belirlenmeye çalışılacak. Berlin ve Roma hükümetleri bu konuda ortak bir öneri belgesi sunarken, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron verdiği bir mülakatta bütünüyle farklı görüşler dile getirdi. Avrupa basını, AB’nin mevcut koşullarda aslında neye ihtiyaç duyduğunu irdeliyor.
Eksiklikler giderilip kurallar belirlenmeli
La Libre Belgique, artık önemli rotaların belirlenmesi gerektiği konusunda ısrarcı:
“İç pazardaki uyumu korunmak kaydıyla deregülasyon acilen gerekli. Daha az Avrupa’ya değil daha güçlü bir Avrupa’ya, enerji, sermaye ve inovasyon dahil gerçek bir iç pazara ihtiyacımız var. ... Durum tespiti aşaması geride kaldı. Gecikmeler (özellikle yapay zekâ alanında), zayıflıklar ve zorluklar biliniyor. Mart ayındaki resmi zirvede stratejik ana hatların karara bağlanabilmesi için devlet ve hükümet liderlerinin artık siyasi ivmeyi sağlaması gerekiyor.”
Fransız-Alman motoru artık işlemiyor
De Volkskrant, Paris ile Berlin arasındaki ilişkilerin takılmasından ve bunun tüm AB’yi yavaşlatmasından yakınıyor:
“AB’yi krizden çıkarabilecek Fransız-Alman motorunun teklemeye başlamış olmasının kimseye bir faydası dokunmuyor. İki ülke, neredeyse tüm temel ekonomik meselelerde ters düşüyor. Macron, Avrupalı şirketlerin korunmasını ve ‘Avrupa’dan Al’ yaklaşımını savunurken, Merz bunu ancak son çare olarak görüyor. Berlin ticaret anlaşmaları istiyor, Paris ise buna karşı çıkıyor. Fransa daha fazla Avrupa tahvili (Eurobonds) isterken, Almanya buna karşı çıkıyor ve reformları savunuyor. Merz şirketler için daha esnek çevre koşulları isterken, Fransa Paris İklim Anlaşması’na bağlılığını sürdürüyor.”
Roma ve Berlin AB'yi bölüyor
La Repubblica, Almanya ve İtalya’nın devletlere yeniden daha fazla yetki devredilmesini öngören hamlesinin Avrupa’yı bölebileceği uyarısında bulunuyor:
“Bugünkü gayriresmi Avrupa Konseyi öncesindeki İtalyan-Alman girişimi, AB içindeki güç dengelerinin yeniden düzenlenmesinden ziyade ‘en Avrupalı’ cephenin ve Rusya kaynaklı askeri tehditten en çok korkanların -yani özellikle milliyetçilik lehine Avrupa entegrasyonunda geriye gidiş olasılığından endişe duyan bir grup üye devletin- menfi tepkisine yol açıyor. Macron, İspanyol Sánchez, pek çok Doğu Avrupa ülkesi ve Avrupa Konseyi Başkanı Portekizli António Costa’nın Roma-Berlin hattına giderek daha olumsuz tepkiler vermesi tesadüf değil.”
Büyüklük tek başına her şey değil
De Standaard, Avrupa’nın küçük devletlerin güçlü yönlerini ellerinden almadan iç pazarını güçlendirmesi gerektiğini belirtiyor:
“Bu parçalanma illa anlamsız olacak değil. Özellikle Belçika gibi küçük ülkeler için ölçeğin Avrupa düzeyinde büyütülmesinin ciddi sonuçları olabilir. ... Avrupa’nın iç pazarını derinleştirmek için daha fazlasını yapabileceği doğru. Ancak büyüklük üstün ekonomik performans elde etmenin şartı değil, yalnızca bir avantajdır. İsviçre, İsrail ya da Yeni Zelanda gibi ülkeler bunun kanıtı. Evet, belki de Başbakan Bart De Wever’in dönüp bir Singapur’a bakılması yönündeki önerisi hiç de o kadar mantıksız değildir.”
Kimselere seslenemeyen silik siyasetçiler
Siyaset bilimci Dominykas Kaminskas, IQ’da daha içten bir iletişim yaklaşımı benimsenmesini istiyor:
“Avrupalı üst düzey siyasetçilerin steril retoriği, Trump’ın pervasız küstahlığından daha kötü. Trump sıklıkla absürt saçmalıklardan söz etse de hiç değilse şu biliniyor: Karşımızda konuşan biri var. ... Avrupalı siyasetçiler ciddi görünmek istiyor ve bu yüzden de bir şeyleri ifade ederken kendilerini kısıtlıyorlar. Siyasi vaziyet istikrarlı olduğu sürece bu işe yarıyor, çünkü hiçbir şey söylemediğinizde rakiplerinize öfkelenmeleri için malzeme de vermemiş oluyorsunuz. Fakat bugün yaşanan kaosta ne Ursula von der Leyen ne Mette Frederiksen ne de Friedrich Merz insanları içten konuştuklarına ikna edebiliyor.”